10 Eylül 2009

YIL 2009! İSTANBUL...




Hani böyle bilimkurgu filmlerinde olur ya 50-60 hatta 100 yıl sonrasını anlatmadan önce ya ekran kararır yada ilk görüntülerin altına buna benzer kalın yazı karakterinde not düşülür. Ben de başlığımı onlardan esinlenerek seçtim. Bunun için de birkaç sebebim vardı aslında. İlki, 1970'lerde ya da öncesinde 2009 yılında İstanbul nasıl olacaktı diye sorsanız alacağınız cevabı ve o tahminlerin bugünden potansiyel farkını merak etmemdi. Teknoloji, gelişen sistemler, alt yapı falan derken bugün (sadece ismiyle de olsa) bir dünya şehri, hatta olimpiyatları, küresel organizasyonları ve toplantıları ağırlamaya aday olmuş bir dünya kentinin o zamanlar nasıl olmasının ümit edildiğini merak ettim birden. İkinicisi de yine ilk sebebimle bağlantılı olarak bugün gelinen noktayı hayretler içinde izlemem oldu. 'Bir millet bir güzelim şehri bu kadar mı helâk edebilirdi' diye sordum durdum kendime. Dünyada eşi benzeri olmayan, herşeye rağmen insanları kendine bir tutkuyla bağlayan bu şehrin farklı çirkin yüzlerini gün geçmiyor ki görmeyelim.

Evet, yıl 2009, yer İstanbul... Bu gördüğümüz kareler işte bugün gelinen İstanbul'da çekildi. Pervasızca büyüyen bu şehir hiçbir alt yapı desteği görmeden ayakta kalmaya zorlanıyor. Rant uğruna çarpık planlamalar, gecekondulaşma, kirlilik, depremde verilen onca zayiat yetmemiş gibi, daha önce de benzerlerini ama bu kadar şiddetlisini görmediğimiz bir sel baskını yaşadık. Seller İstanbul'un vazgeçilmez yarası olduysa da artık, geçtiğimiz günlerde yaşananlar gerçekten içler acısı. Giden canlar, mallar ve ümitler de cabası. Hani bu ülkede, ki müslüman ülke sözüm ona, insan hayatı herşeyden sonra geliyor, biliyoruz, ama sanırım bunu medeniyetler seviyesine ulaşmış ülkelerle kıyasladığımızda kabul edemiyoruz... edemiyorum!!

Bunun suçlusu elbette ki şu andaki hükümet değil. Onların en az bundan önce hak sahibi olan, hizmet etmesi gerekirken çıkar peşinde koşan her yönetim kadar suçları var. Bu şehir büyürken sıfır planlamayla işlerin yürütülmesi çok eskilere dayanır. Hâlbuki bakınız gelişmiş ülkelerdeki şehir planlamalarına, enfes! Nitekim, İBB başkanının kalkıp diğer partilerin belediyelerine su basında suçu onlara yüklemesi, ama kendi şehrindeki felaketi genel olarak insanoğluna yüklemesi hatalarımızdan hâlâ öğrenmediğimizin ve bu gidişle de öğrenmeyeceğimizin göstergesidir.

Bir diğer yürek parçalayan görüntü de gerek çevre noktalardan gerekse taa Zonguldak'tan minibüs tutarak gelen yağmacıların verdiği kareler oldu (bkz. Resim 2-3). Gözlerime inanamadım. Bu kadar eşgüdümlü olarak çalışabilsek asıl önemli konularda, bu ülke tarih kitaplarında yazılmayan bir hızla kendini toparlar. İkinci kare bir yardım karesi değil resimlerdeki. Hani felaket sonrası normalde kültürümüzde olan (ama hergün hızla yitirdiğimiz) bir yardımseverlik işbirliği değil. Bu bir yağma birliği. Taa Zonguldak'tan toplanıp gelinmiş, İstanbul'dakilerle aynı amaca sahip bir yağma girişimi. Şimdi bu görüntüleri dünya izliyor. Peki siz olsanız böyle bir şehire hiçbir yatırım yapar mısınız? Bu görüntülerin herhangi bir fakir Afrika ülkesinden ne farkı var? Sonra niye gider yabancıları düşman ilan ederiz? Atatürk'ün bize dediği gibi içimizdeki gaflet ve hıyaneti görmezden gelip, unutup da bizi eleştiren yabancılara çatarız? Ne güzel demişler: "Temiz bir çevre istiyorsan, önce kendi kapının önünü süpür."

ugurarcan | 10-Eylül-2009 | KCo

resimler: http://www.ınternethaber.com