7 Eylül 2009

TOPLUMSAL MAZOŞİZM





5 Eylül Pazar gecesi ShowTv kanalında yayınlanan "Var mısın Yok musun" programının son derece heyecanlı geçmesi ve programın 330 bölümlük yayın tarihinde ilk defa bir yarışmacının kutusuna içinde olduğu riskli duruma rağmen gitmesi sebebiyle annemle yaptığım haftalık konuşma karşılıklı sohbet ile beraber yarışma değerlendirmesine dönüştü. İnternet üzerinden DigiturkWebtv ile izlediğim ShowTv Türkiye'den dakikalarca gecikmeli olarak benim ekranımda göründüyse de programın sonuna kadar izledim. Benim pek sık yaptığım birşey değilse de ilk defa biri gerçekten hakkını vererek bu oyunu oynamıştı ama aldığı risk tutmadı. 500 milyar kazanabilecekken %50 şansı terse tuttu ve yarışmadan 50 Lira ile ayrıldı. Yarışmacı Sercan adında gayet düzgün görünümlü bir çocuktu. İllâki kaybeden Sercan olup ve ateş düştüğü yeri yaksa da sonsuz saygı duyduğum, kısmen aptalca olan, cesareti için burdan Sercan'ı takdir ve tebrik etmek istedim. Böyle insanlar ya tamamen batar ya da büyük başarılar elde eder. Sercan'a hep olumlu şanslar diliyorum...

Ama tüm bunlar olurken benim asıl dikkatimi çeken bambaşka birşey vardı. Hoş yeni birşey değil ama bu yarışmanın kritik doğası gereği sanırım daha bir dikkatimi çekti. Anlam veremediğim olay Türk insanının kendine eziyeti bu denli sevmesi. Teknik terimle "mazoşist" olan bu toplum, nedenini anlamadığım bir şekilde günlük onca yaşam şartlarından sanki yeterli stres, sıkıntı ve iç kararmasını alamamışcasına, boş ve rahatlamaları gereken zamanlarda bile bir bağımlının uyuşturucu ararcasına deli gibi duygusal işkence araması dehşet verici. Evet bu olayı ben aynen bir uyuşturucu ya da sigara bağımlılığına benzetiyorum; kendilerine ne kadar zarar verirse versin vazgeçemiyorlar!

Yarışmada parayı kazanan kendileri bile değilken sonuçlardan dolayı perişan olan yarışmacılar vardı. Sercan kazanmadığında gördüğüm sahneler aptalcasına trajikomikti. Sanki dünyada dert yokmuş gibi, Sercan parayı alamadı diye dünya duracaktı âdeta. Peki hadi onlar programda olduklarından dolayı öyle. Peki evlerindeki rahat yerlerinden programı izleyip de tansiyonları çıkanlara ne demeli? Aynı bu durumu sevdiklerinden ayrıldıktan sonra kendini içkiye, melankolik depresif şarkılara verenlerde de görürüz. O zamanlarda o ruh halinden çıkıp moralinizi düzeltmemiz gerekirken bizim toplumumuz daha da nasıl kendime işkence ederim diye düşünür durur. Sürekli olumsuzluğu, derdi, tasayı, felâketleri arzu eder bir hâl içinde yaşatan bu toplumsal hastalık bize inanılmaz zarar vermekte ve geleceğimize ipotek koymaktadır.

Oturup burda sayısız örneklerle gereğinden derin analizler yapmak niyetinde değilim. Yoksa bunlara sözde haber bültenleri, çeşitli 'yarışma' programları, kadın ve sabah programları gibi sayısız ek örnekler de getirilebilir. Eminim bu kadarı bile bu hastalıklı davranış biçimini anlatmaya yeter. Ama soracağım sorular çok. Bu şekilde davranan bir toplum hiç mutlu olur mu? Yani gidişattan, bitmek bilmeyen ekonomik ve sosyal krizlerden, mazlumluktan vs. bu kadar şikayet eden bir toplumun bunları düzeltmesi için bu yolu izlemesi ne kadar doğrudur? Böylesine 'intahar psikolojisi' içindeki bir toplum refah bir 'hayatı' nasıl elde eder? İstediğimiz değişimin en başta kendi içimizde, yüreğimizde ve beynimizde başlaması ve hareketlerle uygulanması gerektiğini ne zaman anlayacağız? Bu şekilde kavgaların bitmeyeceğini, sukûnetin gelmeyeceğini ne zaman anlayacağız? Yoksa tüm bunların altında bambaşka bir hastalık mı yatıyor? Alt kimlik üst kimlik tartışmalarına acaba alt psikoloji üst psikoloji tartışmalarını da eklemek mi gerekir? Bilemiyorum...

ugurarcan | 7-Eylül-2009 | HJ308