11 Ocak 2009

Bu Ne Perhiz, Bu Ne Lahana Turşusu?

Abbas Güçlü ile Genç Bakış
Diktatör: Bütün siyasi yetkileri kendinde toplamış bulunan kimse. (Türk Dil Kurumu, Büyük Türkçe Sözlük)
Türkiye'nin temelindeki asıl birkaç sorundan birinin aslında ne kadar basit olduğunun kanıtı, işte Türk ve Dil Kurumu'nun kendi kaynaklarına baktığımızda ortaya çıkıyor. Türkiye'de siyasetin ve devletçiliğin yapılamamasının en temelinde, terimler arasında kaybolmak ve kelimelere ve soyut kavramlara icraattan öte önem vermek vardır. Ne mi demek istiyorum? Alın size "diktatör" kelimesinin anlamı. Şimdi bu anlama göre bakıldığında Atatürk diktatör müdür değil midir? Stalin yada Hitler'e diktatör denmesi kelimenin anlamını değiştirmez. Ama sözlükte "diktatör Hitler veya Stalin demektir" de demiyor! Bu duygusal ve cahil tepkilerden vazgeçmeliyiz. Yani Bush da devlet başkanı, Kenan Evren de devlet başkanı, Atatürk de devlet başkanıydı. Şimdi Bush dünyayı karıştırdı, Evren darbe yaptı diye Atatürk devlet başkanı değildir demek mantıklı mıdır? Cevabı vicdanınıza bırakıyorum.

Bu arada ayrıca şunu da unutmayalım ki bir insan bazen kendi karakterinde olmasa bile "şartlar gereği" farklı sistemleri benimseyebilir. Benim şahsî görüşüm Atatürk istemese de, aksini çok istedi ve denediyse de, şartlar gereği dikta rejiminin liderliğini yapmıştır ve bu yüzden diktatör ünvanı almıştır. FAKAT, her akıllı ve vicdanlı insan gibi siyaset bilimcileri de Atatürk'ün, Mussolini, Hitler ve Stalin'den dağlar kadar farklı olduğunu bildiği için, O'na "Liberal Diktatör" yada İngilizceden tercümesi "iyi niyetli davranan diktatör" olan "Benevolent Dictator" terimlerini yoktan türeterek vermişlerdir. Zaten Atatürk'ten sonra da başkalarına bu ünvanın pek sık verildiğini de pek sanmıyorum. Burda da Atamız ne kadar özel bir insan olduğunu zaten ispatlar. Şimdi mantık çerçevesinde buna karşı çıkılabilinir mi? Bu Atatürk'ün karakterini diktatör yapmaz, değildir de, ama malesef içinde olduğu durumda aldığı ünvan odur.

Uzun yıllardır devam eden "Abbas Güçlü ile Genç Bakış" programını tatilde İstanbul'dayken daha yakından izleme şansım oldu. Meğer, dün öğrendim ki, KanalD kendi internet sitesinde her son birkaç bölümün tekrarını veriyormuş ama ben bilmiyordum ve bu yüzden tatil boyunca programı canlı izleyerek takip ettim. Bir hafta konu Türkiye'nin AB üyeliğiydi ve o gece sinirden uyuyamadım. Yıllarını araştırmalara vermiş koca koca akademisyenleri dinlemekten aciz, adam gibi iki kitap okumadan onlardan daha iyi bildiklerini iddia eden, birbirlerine ve misafirlerine saygısız, hoşgörüsüz, iki kelimeyi ard arda mantıklı bir şekilde getiremeyen, oraya o gelen muazzam bilgilerle donanımlı insanlardan birşey öğrenmek yerine kendi hamasetlerini kusmaya gelmiş, vizyonsuz, bilmeden konuşmayı marifet bilen ve her konuda fikri olmasa bir tarafının eksik kalacağını düşünen bir gençlik eğer bizim geleceğimizse o gelecek beni çok korkuttu. AB konusunda da olayın temelinden uzak, en başta verdiğim örnekteki gibi AB'nin temel getirileri ve felsefesinden uzak, AB'yi Fransa yada Almanya'nın çarpık politikaları üzerinden yargılayacak kadar yüzeysel düşünen, hemde bunun aksini inatla anlatmaya çalışan konuklara rağmen böyle düşünen bir gençlik beni sinirden gece uyutmadı.

Not: Herşeye rağmen, her üniversiteden çıkan ve bu profile taban tabana zıt tek tük birkaç öğrenciye de varlıkları için burdan teşekkür ederim. Bu ayrımı da yapmak isterim; kimsenin hakkı kalmasın! Ayrıca şunun da altını çizmek lâzım ki bu gençliği bu denli donanımsız bırakma çabalarının asıl sorumluları da bugün yarattıklarından eminim gurur duyuyorlardır. Her ne kadar önlerindeki imkânlardan faydalanmayan gençliğin ciddi bir sorumsuzluğu da olsa burada, bana göre asıl sorum-suz-lar bugün sıcak yataklarında yada alaca bir "karanlıkta" yatmaktadırlar. Herşeye rağmen bu kadar potansiyel sahibi, zeki ve karakterli bir gençliğin içinde olduğu bu felç beni kahrediyor!

Tabi her haftanın konusu hakkında yazmaya kalksam söylenecek o kadar çok şey olur ki her birine ayrı yazı yamam gerekir. Ama gençliğin bu halini görmek beni dehşete düşürdü. Buna da zaman zaman sadece kendini öven, sadece kendi konuşarak prim yapmaya çalışan, en az o öğrenciler kadar kraldan çok kralcı ve popülist, başkasını şahsî hamasetleri üzerinden yermekten zevk alacak kadar ezik konuklar da eklenince güzelim program rezil bir hâl alıyor. Geçenlerde konuk olan Can Dündar'ın, tarzı, üslûbu ve bilgisiyle beni mest ettiği programı takip eden hafta yayına katılan hamasî bir gazeteci, yapılması gerekenin aksine Atatürk'ü "resmen" ve "açıkça" peygamber ilân eden tecrübeli bir öğretim üyesi ve tüm programda toplam konuştuğu 10 cümleyi geçmeyen ki aslında Allah'tan geçmedi çünkü sorulan sorulara gaza getiren bir hikaye anlatımı edasıyla cevap veren Kurtuluş Savaşı'nın yüce kahramanlarından Kâzım Karabekir'in kızını izlemek yemin ederim Çin işkencesi gibi geldi.

Yahu ey insanlar! Bilmeden konuşmayın, biraz yapıcı olmaya çalışın, bırakın Atatürk'ün içkisini ve sigarasını, dinini, siz bu adamı anlamaya çalışın. Bırakın gaza getiren kahramanlık hikayelerini artık. Onlar elbet lâzım motivasyon için ama sadete gelin artık. Siz hâlâ kendi içinizde birbirinizi kırarken, kendisini öldürmeye dünyanın öbür ucundan gelen Anzak şehitlerini bile kendi evlâdı sayan Atatürk'ü tanıdığınızı, kendisinin ülkesine göz dikmiş bir ülke askerini denize döktükten sonra bile onların bayrağını çiğnemeyen (değil yakmak) bir Atatürk'ü tanıdığınızı lütfen bana anlatmayın, çünkü bu sefer de ben sizi anlamıyorum ve anlamayacağım!

Bırakın hamaseti ve bırakın konuşmayı. Ne demişler... Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz! Şimdi, biz niye hâlâ dünya sahnesinde bilimde, siyasette, ekonomide, sosyal hayatta ve hukukta feci durumdayız? Niye bize yol gösterici olarak ilimi bırakan bir önderin ardından bilimden bu kadar uzak kalmışız? Neden bu denli tüketen ama ayakta kalmanın temeli olan üretmekten uzak, lâik bir devleti müslüman yapmaya çalışırken BİLE bir yandan çalan, rüşvet alan, kul hakkı yiyen, adam öldüren ve hoşgörüsüz yani islamî temellere bu kadar zıt, ve neden bize ihtiyacımız olan kudretin kendimizde olduğunu söyleyen bir öndere rağmen hala başkalarından medetler uman bir toplum olduk? Ve son olarak, madem bu kadar rahatsızız bu baştakilerden ki devlet dediğin millettir, devlet milletin aynasıyken, bu devletin liderleri kendi içimizden seçilerek gelirken ve biz bu insanlardan ve bu düzenden bu kadar şikayetçiyken neden hâlâ bu insanları seçiyoruz? Ya biz neden bize gelen bu ulu öndere ve bıraktığı bütün kaynaklara RAĞMEN hâlâ bu durumdayız? Siz bunlara bakın yoksa adama soralar:

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?..

ugurarcan | 19:30 | 11-Ocak-2009 | HJ308