17 Kasım 2008

"Bir Bodrum Yazı" Dizisi: Ama... Bu Olamaz!! (6.Bölüm)

Bakış Açısı Televizyon Programı'nda Emre Aköz
Hayat bir olaylar zinciri... Herşeyin bir nedeni mutlaka var. Olan, yaşanan birşey daha sonra yaşanması gereken bir başka olayın oluşabilmesi için var. Biz belli yerlerde bazen etkileyebiliyoruz bu olanları. Böylece sonradan oluşacak, ama bizim henüz düşünmediğimiz olayların da kaderini belirliyoruz. Gerçi kimi düşünceler de, biz onları değiştiriyor gibi görünsek de aslında alın yazımızda onların yazıldığını, yani zaten o yola sapacağımızın belli olduğunu savunuyor. Bu biraz da dinî inançlar bazındaki konulara girdiğinden onun yorumunu size bırakıyorum. Ben sadece sizden ayrı kaldığım son 4-5 gündeki olayları paylaşmak ve özellikle bu son günlerde attığım her adımların ne kadar da önemli sonuçları olduğunu paylaşmak istedim. Bir olay-sonuç zinciri ki, sormayın gitsin...

* * *
Bodrumdayım… Tatilimin son günleri yaklaşırken, bir yandan yeni tanıştığım güzel insanları bir diğer -belki yüz yüze tanışmadığım ama kalpleriyle tanıştığım- arkadaş topluluğu ile paylaşırken, bir yandan da okula dönüş telaşı (bu telaş hiç bitmez mi ya?!) ve internet ortamında almaya başladığım dersin sınavının henüz elime geçmemesinin yarattığı hafif sinirli, hafif tedirgin bekleyişi... Bir kulağımı kendime bir kulağımı da İstanbuldaki hastaneye adamışım. Sürekli ve hergün gelen haberler ile adeta diken üstünde bir tatil, ve çok sevdiğimiz bu aile dostumuzun yavaş iniş-çıkışlarla dolu yaşam savaşı, pardon, “özgürlük savaşı”. Bir Perşembe günü, hatta akşamı, saat 8 civarı, çalan bir telefon, ve ummadık olaylara gebe bir 5 günlük serüven...

Telefonda hastamızın iyice ağırlaştığı haberi ve doktorun, kendi insiyatifiyle verdiği yakınları çağırma tavsiyesi. Kendisine göre hastamız sabaha çıkamayacakmış. “Allah'ın işidir” demenin yanında, bizim özgürlüğe olan inancımızın belki de en iyi göstergelerinden biri belki de ortaya koyduğumuz dirençtir. Tabi bunları orda olmadan anlamanın imkanı yok. Saat 8 civarı, demiştim ya, bütün uçaklara telefon ediliyor. O gece İstanbul'a gitmemiz lazım. Ben otobüsle gidemem, sığmıyorum!!! Onur Air telefonlarına bakmıyor, Atlas Jet'de yer yok derken 45 dakika içinde zor bela bütün havayolu şirketlerine ulaşılıyor ama sonuç olumsuz. Sonunda arabaya karar veriliyor. Ben yanıma bilgisayarımdan başka hiçbirşey almazken, annem artık bu sefer kesin dönüş yaptığının farkında, dostunun yanında olması lazım yine, bir çanta alıyor. Ablam çocuğunu bırakmış bakıcısıyla ve bir diğer aile dostumuzla 4 kişi olarak Bodrum'dan ayrılacağız. Kafalar çok karışık, tek hedef İstanbul ve bu hedefe gidecek en akılcı yolu bulmaya çalışmaya halen devam ediyoruz. Bodrum'dan bir aile dostumuzu daha alacağız, yolda 15 dakika içinde yaklaşık 8 defa daha karar değiştiriliyor ve en sonunda ben HİÇ istemesem de otobüsle gidip yorgunluğu kısmak fikri ağır basıyor. Benim için çok büyük bir işkence de olsa, o an tek düşündüğüm İstanbul! Gidilmeli... Nasıl olursa olsun...

Saat 10’daki otobüste yer var. Varan'dan biletler alınıyor ve yola çıkılıyor. Aman tanrım, arabayla gidiyoruz diye kitabımı da almadım, 12 saat nasıl geçer şimdi?! Uykum da yok, e uyumazsam yarın hayalet gibi olurum... Neyse şansımız varmış otobüsün arkası biraz boş hepimiz kıvrak manevralarla (yıllarca otobüste gittik geldik artık olacak o kadar) boş koltukları kapıyoruz ve yanımızı boş bırakıyoruz. İki kişilik koltukta tek ben, sanmayın rahatım, DEĞİLİM. Gerçi Varan'ı tebrik ederim otobüsler çok lüks olmuş, koltuklar çok rahat eskiye nazaran, yastık bile verdiler hatta. Ama ben sığmıyorum, ne yapayım?! Dakika 10 daha yeni ısınmaya başlamışız yolculuğa, otobüs duruyor. İçeri giren pek havalı, pek sert görünümlü bir jandarma. Herkese bağırıyor "Kimlikleri hazırlayın, kimlik kontrolü!" Çok garibime gitse de kendi ülkemde sanki yabancıymışım gibi bağırılmak, çıkartıyorum. Neme lazım, güvenlik iyidir diye avutuyorum kendimi. Fakat o asker benim elimden çok kabaca kimliğimi çekip alıyor. Tek ben değil tüm GENÇ-lerinkini alıyor. İlginç tabi, hatta hepsi erkek bu GENÇ-lerin. İnanılmaz sinirleniyor, etrafa askerin bu hakkı olup olmadığını soruyorum. Sonuçta benim özgürlüğümü kısıtlıyor bu, malıma nasıl sormadan el koyar hemde suçum yokken!!! Hadi güvenliktir sorarsın, o zaman kibarca al ne böyle daha bakmadan suçluymuşum gibi afralar tavralar! Bu güvenlikten de öte birşey olmalı derken olayın askerlik ile ilgili olduğunu tahmin ediyor ve rahatlıyorum. Benim tecilim var, tüm kağıtlarım tamam, hatta teyit almak için herşeyimin tamam olup olmadığını soran ablama bile çok “artistkâr” bir cevap veriyorum: "Sorun mu? Çıkartamazlar, herşeyim yapıldı benim, yıkarım burayı valla HAHAHA". Bu arada yan sıradaki çocuk da biraz telaşlı, "Allaaaah beni arıyorlardı" diyor. Ben de içimden "İşte şimdi sıçtın, oğlum bu iş şakaya gelir mi hiç" diyorum bir diğer askerin dünyaları yaratmış edasıyla tekrar içeri girdiğini görürken. O'na bakıyorum ama yarım gözle, çünkü asıl amacım eğer birini çağırırsa bu kişinin ilk tepkisini de görebilmek. Ve dağları yırtan gür bir sesle asker gecenin “talihli” ismini açıklıyor: "UĞUR ARCAN"…

Ne? Nasıl yani? AMA... BU OLAMAZ!!!!!......

devam edecek...

ugurarcan | 12-Ağustos-2004 | İstanbul

resim: Bakış Açısı Televizyon Programı'nda Emre Aköz