4 Nisan 2008

İkilemler Denizi

Son günlerde biraz daha iyiyim. Annem geldi, havalar düzeldi, sabahları arada güneşi görür, saatte 100km ile titremeden işe gelebilir oldum. Bu kadar minik şeylerin insana bu kadar büyük mutluluk verdiğini görmek için bu denli yıpranmamak gerektiğini ise hiçbir insanoğlu gibi hala tam olarak öğrenemedim. İşler yoğun, zaman nasıl geçiyor bilmiyorum. Hayatımın, kendimin başkalaştığını hissediyorum her geçen gün. Kafamı kaldırmamla geçen ayların yarattığı şok etkisinin yanında, zamanın bu kadar çabuk geçmesinin ve hala tatmin duygusunun içimde gelişmemesinin yarattığı karamsarlığın üzerine, "acaba ben hiç mi tatmin olmam" sorusunun getirdiği dehşet ve ikilem arasında sıkışıp kalmış buluyorum kendimi çoğu zaman. Özellikle tatmin olduğumu bildiğim halde hala bu soruyu kendime sorduracak durumların karşıma çıkması bir oyun mu hayatın oynadığı yoksa hayatın doğal süreci mi sanırım hala onu anlamaya çalışıyorum. Herşeyi bırakıp bambaşka ve basit bir hayatın hayalini kurarken bir yandan kendime o "basit"liği yakıştıramıyor, sanki içimde yattığına kuvvetle inandığım potansiyelimi çöpe atarak kendime ihanet edecek olmanın verdiği aşağılık suçluluk duygusu içinde kendime kızıyorum.

Şimdi, karman çorman mı demiştin? Bilmem öyle şeyleri ben :) "Life is what there is..." Bu lafı bu ara daha bir düşünür oldum. İhtiraslar peşinde geçen ömürlerden olmak mı istiyorum yoksa basit ama bol güleç bir hayatın mimarı mı; ortası yok mu? İhtiras uğruna şan-şöhret-ünvan-başarı mı istiyorum, yada dünyayı kurtarmak, yoksa basitliğin içinde kaybolmak, sessiz sedasız ölmek mi istiyorum karar veremedim. Peki, ortasını bulmaya bir ömür adamak mıdır doğru olan? Günün yoğunluğundan kalan her 10 dakikada bunları düşünerek hayata devam ediyorum.

(Ceren Sezgi Çopur'a adanmıştır.)

ugurarcan | 4-Nisan-2008 | HJ308